NİÇİN YALNIZ KURAN

Posted in Makaleler etiketler ile , , , , on Aralık 26, 2009 by mutluozbay

HADİS VE SÜNNET HAKKINDAKİ TUTUMUNUZ NEDİR?

İslamın yazılı kaynağı olarak yalnızca Kuran’ı kabul
ediyoruz. Muhammed Peygamber’e isnad edilen hadis
külliyatını ve mezhep alimlerinin görüşlerini anlatan
kitapları tarihi ve edebi eserler olarak görüp
onlardan da sadece diğer eserlerden yararlandığımız
gibi yararlanıyoruz. Kuran dışında hiçbir kitabın
dinimizi düzenleme yetkisi yoktur.

NEYE DAYANARAK HADİSLERİ VE SÜNNETİ REDDEDİYORSUNUZ?

Öncelikle, hadislere ihtiyacımız yok. Kur’an çelişkisiz
ve tutarlıdır (4/82). Öğüt alınması için tekrar tekrar
ve türlü türlü (tasrif) anlatılmıştır (6/105, 18/54,
17/89). Tefsir edilmiştir (25/33). Tafsil edilmiştir
(7/52, 6/114). Kolaylaştırılmıştır (54/17).
Korunmuştur (15/9). Ve Detaylıdır:

7/52 Bilgiyle detaylandırdığımız, inanan bir toplum
için yol gösterici ve rahmet olan bir kitabı onlara
getirdik.

10/37 Bu Kuran, ALLAH’tan başkası tarafından
düzenlenen bir kitap değildir. Ancak kendisinden
öncekileri onaylayan ve kitabın (yasaların) detaylı
bir açıklamasıdır. Bunda kuşkunuz olmasın; evrenlerin
Rabbindendir.

12/111 Andolsun ki, resullerin hikayelerinden, aklını
ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu
Kur’an uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine
o, önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylı
kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve
rahmettir.

39/27 Biz bu Kuran’da, insanlara, her türlü örneği
verdik ki öğüt alsınlar.

18/54 Biz bu Kuran’da insanlar için her türlü örneği
verdik. Fakat insan tartışmaya çok düşkündür.

Kuran’da Dinin kaynağı olarak yalnızca Allah’ın
indirdiği Kitap / Kuran gösterilir.

50/45 Biz onların neler söylediklerini çok iyi
biliyoruz. Sen onların üstüne bir zorba değilsin. O
halde, benim tehdidimden korkanlara sadece Kur’an’la
öğüt ver.

6/19 Sor: “Kimin tanıklığı büyüktür?” De ki: “Benimle
sizin aranızda ALLAH tanıktır. Sizi ve ulaştığı
herkesi uyarmak için bana bu Kuran verildi. ALLAH’tan
başka tanrı olduğuna mı tanıklık ediyorsunuz?” “Ben
böyle tanıklık etmem,” de ve ardından şunu da söyle:
“O bir tek tanrı, ben sizin ortak koştuğunuz şeyden
uzağım.”

6/114 ALLAH’tan başka yasa koyucu mu arayayım? O ki
size kitabı detaylı olarak indirmiştir. Kendilerine
kitap vermiş olduklarımız onun Rabbin tarafından
indirilmiş olduğunu bilirler. O halde kuşkulananlardan
olma.
6/115 Rabbinin kelimeleri doğruluk ve adaletle
tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek
yoktur. O, İşitendir, Bilendir.

Arapça “Hadis” kelimesinin Türkçe’si “Söz”dür.

45/6 Bunlar, sana gerçek olarak okuduğumuz ALLAH’ın
ayetleridir. ALLAH’tan ve ayetlerinden başka hangi
HADİS(söz)e inanıyorlar? (ayrıca bkz. 77/50, 52/34)

Yukarıdaki ayette dinimizi öğrenmek için başvurmamız
gereken tek hadis’in(sözün) en güzel hadis(söz)
(39/28) olan Kuran’dan başka bir şey olmadığı açıkça
ortaya konuyor.

Sünnet kelimesi de “tarz, yol, sistem” gibi anlamlara
gelir ve Kuran’da hiçbir yerde “Peygamberin
sünnetinden” söz edilmez. Allah’ın sünneti
(sünnetullah) olarak kullanılır.

17/76 Seni ülkeden çıkarmak için neredeyse seni zorla
sürecekler. Bu taktirde senden sonra onlar da fazla
kalmayacaklar.
17/77 Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için
öngördüğümüz sünnet budur. Sünnetimizde herhangi bir
değişiklik göremezsin.

33/62 Öncekilere uygulanmış ALLAH’ın sünnetidir.
ALLAH’ın sünnetinde herhangi bir değişme bulamazsın.

48/23 Öteden beri uygulanan ALLAH’ın sünneti budur.
ALLAH’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın.

KURAN NİÇİN BİR “İNSAN”A VE 23 YILDA İNDİ? ELÇİNİN
UYGULAMADA BİZE ÖRNEK TEŞKİL ETMESİ İÇİN DEĞİL Mİ?
AYRICA ALLAH KURAN’DA “ELÇİDE SİZİN İÇİN GÜZEL BİR
ÖRNEK VARDIR” DİYOR.

33/21 Andolsun, Allah resulünde sizin için, Allah’ı ve
ahiret gününü arzu edenlerle Allah’ı çok ananlara
güzel bir örnek vardır.

Bu ayetten hadislerin gerekliliğini çıkarıyorsanız
eğer;

60/4 İbrahim’de ve beraberinde olanlarda sizin için
çok güzel bir örnek vardır. …

Bu ayetten ne çıkarıyorsunuz? İbrahim Peygamber’in
hadisleri nerede?

Sadece Muhammed Peygamber’de değil, bütün
peygamberlerde bizim için bir örneklik vardır. Bu
örneklik Kuran kıssalarında anlatılmıştır..

12/111 Andolsun ki, resullerin hikayelerinden, aklını
ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu
Kur’an uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine
o, önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylı
kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve
rahmettir.

12/111 ayetine göre elçi kıssaları da detaylıdır. Ama
genelde Kuran’da bu kıssaların geçtiği yer, zaman,
elçi dışında kişilerin isimleri vs. verilmez. Demek ki
Allah’ın detaydan kastı başka, çünkü kıssalar hakkında
aklımıza takılan bazı detaylar Kuran’da yok. Öyleyse
detaylı demek, bizim ihtiyaç duyacağımız, bizim için
gerekli olan bütün bilgileri içeriyor demektir. Kehf
suresinde ashabı kehf kıssasında Allah’ın “3’tür 5′tir
7′dir” diye onların sayısı hakkında tartışanları
yermesi veya Bakara suresine ismini veren kıssada
yahudilere inek kesin dediğinde yahudilerin tekrar
tekrar detay istemesi karşısında Allah’ın “az kalsın
kesmeyeceklerdi” (2/71) demesi bize ibret olmalıdır.

18/22 Tahminde bulunanların bazıları, “Onlar üçtür,
dördüncüleri köpekleridir,” derken diğerleri de,
“Beştir, altıncıları köpekleridir,” diyecekler.
Başkaları ise, “Yedidir, sekizincileri köpekleridir,”
diyecekler. De ki, “Onların sayısını en iyi bilen
Rabbimdir.” Onları bilen azdır. Onlarla yüzeysel
olması hariç tartışmaya girme ve onlardan hiç kimseye
de bu konuyu danışma.

2/67 Musa, toplumuna dedi ki: “Allah size bir inek
kesmenizi emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizimle alay mı
ediyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden biri olmaktan
Allah’a sığınırım.”
2/68 Şöyle konuştular: “Çağır Rabbine bizim için,
açıklasın bize neymiş o!” Cevap verdi: “O diyor ki,
bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe.İkisi arası bir
inektir.”Hadi size emredileni yapın!
2/69 Şöyle dediler: “Çağır Rabbine bizim için, neymiş
onun rengi açıklasın bize.”Cevap verdi: “O diyor ki,
bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir;
seyredenlere mutluluk verir.”
2/70 Şöyle dediler: “Dua et Rabbine, açıklasın bize
neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla
karıştı.Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele
elbette kılavuzlanacağız.”
2/71 Cevap verdi Musa: “Allah diyor ki, bahsettiğim,
boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini
sulamaz.Salma hayvandır.Alaca yoktur onda.”Dediler ki:
“İşte şimdi gerçeği getirdin.”Ve ardından onu
boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.

Sadece Hz. Muhammed değil bütün elçiler bizim için
örnektirler. Onların örnekliğini tam ve detaylı olan
Kuran’dan öğreniriz. Bazı detaylar Kuran’da yer
almamışsa bu, o konuların dini açıdan bizi
ilgilendirmediğini/bağlamadığını gösterir. Hz.
Muhammed devlet başkanı sıfatıyla gerçekten altını
erkeklere yasaklamış da olabilir ama bu önemli bilgi
Kuran’da yer almadığına göre bizi bağlamaz…

18/109 De ki, “Rabbimin sözleri için okyanus mürekkep
olsa ve hatta bir o kadarını da katsak, Rabbimin
sözleri tükenmeden okyanus tükenir.”

ALLAH KURANDA “ELÇİYE İTAAT EDİN” DİYOR. SİZ HZ.
MUHAMMED’İ Mİ REDDEDİYORSUNUZ?

Biz asla Muhammed Peygamber’i reddetmiyoruz Diyoruz ki
elçiye itaat, ona atfedilen hadislere değil onun
getirdiği mesaja yani Kuran’a itaatle olur.

Allah “Elçiye itaat eden Allah’a itaat etmiştir” diyor
kuranda:

4/80 Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Yan
çizen çizsin, biz seni onlar üzerine bekçi
göndermedik.

Allah’a itaat etme iddiasında olanlar mutlaka O’nun
gönderdiği elçiye de itaat etmek zorundadırlar. Aksi
bir tutum, samimiyetsizliği gösterir. Çünkü elçinin
ilettiği mesaj kendi hevasından (kuruntusundan)
değil*, Allah’tandır. Allah’a itaat Allah’ın mesajına
itaat, mesaja itaat ise onu getiren elçiye itaat
olarak ortaya çıkar…

Yoksa Tevbe suresinin ilk ayetlerini Allah ve Muhammed
Peygamber birlikte mi yazmışlardır:

9/1 Bu, Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma
yapmış bulunduğunuz müşriklere bir ihtardır.

Elbette “Allah’a itaat edin, elçiye de itaat edin…
Allah ve elçisinden uyarıdır. Allah ve elçisine savaş
açanlar… “ gibi ayetlerden iki ayrı otorite
çıkarılamaz. Muhammed peygamber Allahın kulu
ve elçisidir. Kuran’ı incelediğimizde -daha Fatiha
suresindeyken bile- görürüz ki, tek otorite Allah’tır,
hüküm yalnızca Allah’a aittir… Elçinin görevi
Allah’ın mesajını iletmektir.

29/18 Yalanlarsanız, sizden önceki toplumlar da
yalanlamışlardı. Elçinin görevi ancak açıkça
bildirmektir.

5/92 ALLAH’a uyun, elçiye uyun, dikkatli olun. Yüz
çevirirseniz bilesiniz ki elçimize düşen görev, açıkça
bildirmektir.

*Not:

53/2 Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmıştır, ne de
azmıştır.
53/3 O, kuruntudan, keyfinden konuşmuyor.
53/4 İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.
53/5 Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu
ona.

Yukarıdaki ayetler hadis yanlıları tarafından Muhammed
Peygamberin ağzından çıkan her sözün vahiy kaynaklı
olduğu iddiasına delil olarak sunulabilmiştir. Kuran’a
insan sözü diyen inkarcılara Kuran’ın Allah’ın sözü
olduğunu bildiren bu ayetlerin anlamını kaydırıp
hadislere gönderme yapmak gerçekten orijinal bir
buluştur.

“BİZ SANA MESAJI İNDİRDİK Kİ ONLARA İNDİRİLENİ
AÇIKLAYASIN” (16:44) AYETİNE GÖRE, PEYGAMBER KURAN’I
AÇIKLAMIŞTIR. ONUN AÇIKLAMALARI BİZİM İÇİN ÖNEMLİ
DEĞİL Mİ?

16/44 Açık delillerle, kitaplarla gönderdik. Sana da
bu Zikir’i/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine
indirileni insanlara açık-seçik bildiresin (beyan) de
derin derin düşünebilsinler. (ayrıca bkz. 14/4)

Ayetteki “Litübeyyine (beyan edesin)” kelimesi, Türkçe
karşılığı olan “Açıklamak” kelimesi gibi bir kaç
anlamlıdır: 1) Gizli bir şeyi açıklamak. 2) Anlışılmaz
bir şeyi açıklamak. Birisi gizlinin zıddı, diğeri ise
anlaşılmazın zıdıdır. Ayet, peygambere, insanların
duyusu ötesinde bir sistemle vahyedileni gizlemeyip
açıklamasını emretmektedir. Kuran zaten Tanrı
tarafından açıklanan, açık bir Arapça ile inen,
anlaşılması kolay apaçık bir kitap olduğundan (5:15;
26:195; 11:1; 54:17) peygamberin onu ayrıca
kapalı/anlaşılmaz bir kitapmış gibi açıklama görevi
yoktur. 16:44 ayetindeki “Litübeyyine” kelimesi 3:187
ayetindeki “Letübeyinünnehü” kelimesi ile aynı
anlamdadır.

3/187 ALLAH kendilerine kitap verilenlerden, “Onu
mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemiyeceksiniz,” diye söz almıştı. Fakat onlar, onu
arkalarına atıp az bir fiyata sattılar. Ne kötü bir
alış veriş!

3:187 ayeti, kitap ehlinin kendilerine gelmiş olan
vahyi gizlemeyip açıklamaları gerektiğini
bildirmektedir.

PEKI AMA HADISLERDEN HÜKÜM ÇIKARAN BU KADAR İSLAM
ALIMI, MEZHEP IMAMLARI YANILDI MI? BUHARI, TIRMIZI,
İBN MACE GIBI BÜYÜK MUHADDISLER ABESLE MI IŞTIGAL
ETTILER? O BÜYÜK INSANLAR HAYATI BIR KONU OLAN
“İSLAM’IN KAYNAĞI” KONUSUNDA HATA MI YAPTILAR? AYRICA
DÜNYADA BU KADAR MÜSLÜMAN INSAN İSLAM ALIMLERININ
IZINDEN GIDERKEN HEPSI YANILIYOR DA, BIR SIZ MI DOĞRU
YAPIYORSUNUZ?

Dünyadaki müslümanların büyük bir çoğunluğunun
hadislere, geçmiş alimlere uyduğu doğru ama çoğunluğun
tutumu gerçeğe dair bir delil değildir. Dünyada İsa
Peygamber’in Allah’ın oğlu olduğunu iddia eden büyük
bir kitle de var.

Enam suresinin 116. ayetine göre, “çoğunluğa uymak”
insanı hidayete ulaştıran bir yol değildir:

6/114 Allah size Kitap’ı ayrıntılı kılınmış bir halde
indirmişken, Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım?
Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onun, Rabbinden hak
olarak indirildiğini biliyorlar. Sakın kuşkuya
düşenlerden olma.
6/115 Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet
bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini
değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. En iyi işiten, en
iyi bilendir O.
6/116 Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni
Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar
onlar ve sadece saçmalarlar.
6/117 Kendi yolundan kimin saptığını en iyi senin
Rabbin bilir. Hidayete ermiş olanları en iyi bilen de
O’dur.

Atalar, geçmiş alimler, dedeler, babalar da aynı
“çoğunluk” gibi gerçeği bildirmede, doğru yolu
göstermede yetkili bir otorite değildirler.

43/19 Rahman’ın kulları olan melekleri, dişiler
saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar?
Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekilecekler.
43/20 Bir de dediler ki: “Rahman dileseydi, onlara
tapınmazdık.” Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur.
Sadece saçmalıyorlar.
43/21 Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona
mı yapışmaktadırlar?
43/22 Hayır, sadece şunu söylemişlerdir: “Biz
atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların
eserlerini izleyerek biz de doğruya ve güzele
varacağız.”
43/23 İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir
uyarıcı göndermişsek, oranın servetle şımarmış
kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz,
atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların
eserlerine uyarak yol bulacağız.”
43/24 Uyarıcı dedi: “Peki, ben size, atalarınızı
üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni
getirmiş olsam da mı?” Dediler: “Doğrusu, biz seninle
gönderilen şeyi tanımıyoruz.”

Apaçık gerçeklerin karşısına mazeret olarak ataların
görüşlerini, öğretilerini çıkarmak Kuran’ın birçok
ayetinde gündeme getirilmiş ve yerilmiştir.

2/170 Onlara, “ALLAH’ın indirdiğine uyun,” dense,
“Hayır, biz atalarımızın izlediği yolu izleriz,”
derler. Peki, ataları bir şey düşünemiyen ve doğru
yolu bulamıyan kimseler olsalar da mı?!

21/52 (İbrahim) Babasına ve toplumuna şöyle demişti:
“Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?”
21/53 Dediler: “Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder
bulduk.”
21/54 Dedi: “Vallahi, siz de atalarınız da açık bir
sapıklık içine düşmüşsünüz.”

26/70 Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz
neye kulluk/ibadet ediyorsunuz?”
26/71 Dediler: “Bir takım putlara tapıyoruz. Onların
önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”
26/72 Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar
mı?”
26/73 “Size yarar sağlıyor yahut zarar veriyorlar mı?”
26/74 Dediler: “Hayır. Ancak atalarımızı böyle yapar
bulduk.”

28/36 Musa onlara apaçık ayet ve mucizelerimizle
gidince, “Bu ancak uydurma bir büyüdür. Biz böyle bir
şeyi önceki atalarımızdan işitmedik,” dediler.

31/20 Görmediniz mi, Allah, göklerde ve yerde bulunan
şeyleri sizin emrinize verdi ve görünür-görünmez
nimetlerini üstünüze saçtı. İnsanlardan öylesi var ki,
Allah hakkında ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir
kitaba dayanmaksızın mücadele eder.
31/21 Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun
dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye inanırız.” Peki şeytan
onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?

Bugün de bazı insanlar Allah’ın kitabında bildirmediği
şeyleri Atalarından gelen bilgilere dayanarak öne
sürmekteler. “Allah erkeğe sarı ve kırmızı giymeyi
haram kıldı, Allah adet gören kadının camiye girmesini
istemiyor, Allah abdestli olmayanın Kurana dokunmasını
istemiyor, Allah bütün evreni Hz. Muhammed’in yüzü
suyu hürmetine yarattı, vs..” diyorlar. Aynı Kuran’da
anılan şu insanlar gibi:

5/103 Allah ne bahire yapmıştır ne saibe ne vasile ne
de ham. Ne var ki inkara sapanlar yalan uydurarak
Allah’a iftira ediyorlar ve çokları da akıl
erdiremiyorlar.
5/104 Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin
dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey
bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?

7/28 Onlar, ‘çirkin bir hayasızlık’ işlediklerinde:
“biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu
bize emretti” derler. De ki: “Şüphesiz Allah, ‘çirkin
hayasızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi
Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?”

Atalarının yanılmaz olduğunu düşünen insanlar,
Allah’ın haram kılmadığı şeyleri, emretmediği şeyleri
ona izafe ettikleri için, Allah’ın dinini tahrif edip,
zorlaştırıp insanları İslam’dan soğuttukları için ve
en önemlisi Alimlerini (yanılmaz, itaat edilmesi
gereken, din alanında otorite kabul edip) rabler
edindikleri(9/31) için cehennemi hak ettiklerinde suçu
uydukları atalarına atamayacaklardır:

7/172 Hani Rabbin, ademoğullarından, bellerinden
zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit
tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar:
“Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” demişlerdi.
Kıyamet günü, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz.
7/173 Şöyle de demeyesiniz: “Daha önce atalarımız
şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir
soyuz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı
edeceksin?”
7/174 Biz, ayetleri işte bu şekilde ayrıntılı
kılıyoruz ki, hakka dönebilsinler.

11/109 Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler
yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının
kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz
onların da nasiplerini hiç eksilmeden elbette
vereceğiz.

33/66 Gün olur, yüzleri ateşin içinde evrilip
çevirilir şöyle derler: “Vay başımıza! Keşke Allah’a
itaat etseydik, keşke resule itaat etseydik.”
33/67 Ve derler ki: “Rabbimiz biz, efendilerimize,
büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”
33/68 “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver; onları büyük
bir lanetle lanetle!”

Bir seçim yapmak gerekiyor. Allah ve elçisi mi
(24/52), yoksa atalar ve çoğunluk bu? Kuran mı, yoksa
hadis kitapları, ilmihaller ve kutsal(!) kişilerce
yazılmış diğer binlerce kitap mı? Gerçek mi, yoksa zan
mı? (2/78, 6/116, 6/148, 10/36)

HADİSLERE DE UYSAK NE OLUR? ZATEN DÜNYADA MÜSLÜMANLAR
EZİLİYORLAR. BİRLİK OLMAMIZ GEREKİRKEN SİZ NİÇİN FİTNE
YARATIYORSUNUZ?

Müslümanların birlik olmaları gerektiğini Allah da
Kuran’da belirtiyor. Ancak bu birlik batıl üzerine,
zan üzerine kurulamaz. Biz fitne peşinde değiliz.
Yanlışa hak adına karşı çıkmak fitne değildir. Allah
gerçeği gizlemeyi haram kılmıştır:

2/42 Hakkı batılla/saçmalık ve tutarsızlıkla
kirletmeyin. Bilip durduğunuz halde gerçeği
gizliyorsunuz.

2/159 İndirdiğimiz açık-seçik delillerle, kılavuz
mesajı; biz onu Kitap’ta insanlara ayan-beyan
gösterdikten sonra gizleyenlere, işte onlara, hem
Allah lanet eder hem de diğer lanet okuyanlar lanet
eder.
2/160 Tevbe edip hallerini düzeltenlerle gerçeği
açıklayanlar müstesna.İşte böylelerinin tevbesini
kabul ederim. Doğrusu ben tevbeleri çok çok kabul
edenim, rahmeti sınırsız olanım.

3/71 Ey Ehli Kitap! Neden doğru ile yanlışı birbirine
karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?

Bu bölümün sonunda bir soru da biz hadis
savunucularına soralım:

Bizim kaynağımız 114 sureden oluşan Kuran-ı Kerim…
Sizin Kuran’ın yanındaki kaynağınız tam olarak nedir?
Lütfen liste halinde; hangi hadis kitapları ve
içlerindeki hangi hadisler, hangi alimlerin hangi
görüşleri, hangi ilmihaller? Kuranın yanında dinin
diğer kaynağı dediğiniz külliyat kaç kitaptan, kaç
sayfadan oluşur? İnsanları tam olarak neye
çağırıyorsunuz?

gerçek islam ……

Posted in 1 on Aralık 6, 2009 by mutluozbay

gerçek islam ..

Posted in 1 on Aralık 6, 2009 by mutluozbay

İBRAHİM VE KURBAN(alıntı yazı)

Posted in 1 on Kasım 26, 2009 by mutluozbay
Çocuk kurban etme, eski çağlarda yeryüzünde sıkça uygulanan bir ritüeldi. Arkeologlar Azteklerin tanrıları “Talok” için kurban ettikleri 40 kadar çocuğun kalıntılarını bulmuştur. Danslar eşliğinde tapınağa götürülen çocukların kalpleri din adamı tarafından çıkartılırdı. Tapınağa giden yolda kurbanın akıttığı gözyaşları onlar için “çok yakın” ve “bol” yağmurların işaretleriydi. Bu nedenle ağlamayan çocukların tırnakları sökülürdü. Benzer şekilde İnca kültüründe, eski İsrail’de ve cahiliye Araplarında da çocuk öldürme yaygındı. İsrail’de Hinnom (Tofet) Vadisinde (gehinnom) çocuklar “Molok” tanrısı için yakılarak öldürülüyordu ve babaların çocuklarının bağırışlarını duymamaları için davullar (İbranice tof) çalınıyordu.

 

Bugün; Hıristanlar, Yahudiler ve Müslümanlar, İbrahim’in oğlunu neredeyse kurban edecek olmasını hemen hemen aynı şekillerde anlatır. Allah, İbrahim peygambere böyle bir emir vermiş ve onu test etmiştir. Şimdi bu anlayışın Kur’an’daki yerini göreceğiz.

Bahsi geçen ayetler şunlardır:

37:101 Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.
37:102 Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.
37:103-104 Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”
37:105 “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.”
37:106 “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
37:107 Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.

37:103 ayetinde Diyanet, mealine parantez içinde “Allah’ın emrine” diye ekleme yapmıştır. Oysa ayetlerde rüyanın Allah’ın emri olduğuna dair bir kanıt bulunmuyor. Allah’ın çocuk öldürme ile ilgili ayetleri gayet açıktır:

6:137 Yine bunun gibi, Allah’a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.
6:140 Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir. (Diyanet)

Allah yasakladığı bir şeyi emreder mi? 37:107 ayetinde ise geleneksel inanışta İsmail’in yerini alan kurbanlığın bahsi nedense hiç geçmemektedir.

Öncelikle kurban etmek olarak çevrilen zebehe ذبح fiilini inceleyeceğiz.

ذبح : yarmak, açmak; boğazı kesmek, boğazlamak; kurban etmek; çok sayıda öldürmek, kıyım yapmak

Kur’an’a bakıldığında “boğazlamak” daha doğru bir çeviri gibi geliyor çünkü fiil sadece hayvanlar değil insanlar için de kullanılmış:

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
27:21 “Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim.” (Diyanet)

Hayvanlar için kullanılınca kurban etmek gibi “dini bir törenle yapılan boğazlama işi”ni anlayan Diyanet, aynı kelimeyi insanlar için kullanıldığında kafasını kesmek olarak meallendirmiş.

37:103-104 Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”

Kad saddekte-rru/yâ innâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
37:105 “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.”

Rüya’da İsmail’i öldüren İbrahim peygamberin bu ayette rüyayı doğruladığı / gerçekleştirdiği (saddaka) belirtilmiştir. Oysa rüyasında öldürmüştür. Gerçekte ise Allah buna müsaade etmemiş ve muhsin bir kulu olan İbrahim’i yapacağı büyük bir hatayı engelleyerek ödüllendirmiştir.

Ceza kökünün tam anlamının “karşılık” olduğunu ve sadece iyi bir mükafat için değil kötü bir yaptırımı da kapsadığını görmüştük. Örneğin yine aynı kelime (necmi = biz karşılığını veririz) (7:40) ayetinde “kezalike necmil mücrimin” yani “suçluların karşılığını böyle veririz” şeklinde geçmektedir. Bu kelimeyi “mükafat” ya da “ceza” yerine “karşılık” olarak çevirmek en doğrusudur.

Ve fedeynâhu biżibhin ‘azîm(in)
37:107 Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.

فدي : bir şey verdi, fidye verdi, satın aldı, serbest bıraktı
عظيم: (azim) güçlü; büyük, muazzam; her şeye kadir; acı, ağır, feci, elem verici

Azim kelimesi Kur’an’da defalarca hesap gününü betimlerken kullanılır. Genelde “azabun aziymun” (elem verici bir azap) şeklinde geçer. Bazı ayetlerde de “büyük” olarak çevrilebilir.

“Zibh” ise “zebehe” fiilinin isim hali. “Boğazlama” diye çevireceğiz.

Ve fedeyna-hu bizbhin azimin
Ve serbest bıraktık onu feci / ağır / büyük boğazlamadan

Gerçekten İsmail’in katli gerçekleşseydi “acı bir boğazlama” olacaktı çünkü Allah’ın öldürmedeki ayetleri açık ve nettir. O yüzden İbrahim son anda vazgeçirilmiş ve İsmail’in canı bağışlanmıştır.

ı

 


Salât/Namaz (alıntı yazıdır)

Posted in Namaz on Ekim 2, 2009 by mutluozbay

Farsça’da “eğilmek suretiyle saygı sunmak” anlamına gelen ‘namaz’ kelimesinin Arapça orijinal ifadesi ’salat’tır. Lugatler, sa-la-ve kökünden türeyen ’salat’ kelimesi için, dua, istiğfar, niyaz, rica, övgü, kutsama, saygı sunma, şükretme, ardınca yürüme, bağlanma, gözetme, koruyup kollama ve destekleme anlamları vermektedirler. Ancak bütün bu lügavi manaların ’salat’ kelimesinin anlamı olarak ayrı ayrı verilebilmeleri mümkün olmadığı için, burada yapılması gereken, ‘kök-anlam’ üzerinden hareket etmektir. Salat kelimesinin kök-anlamı ise, bir yere veya yöne doğru gitme eylemini karşılaşacak şekilde ‘meyletme’ veya ‘yönelme’dir. ‘Sa-le-ve’ kökünden türeyen bütün kelimelerde bu ‘ortak/sabit’ anlam arandığında, lügatlerde yer alan bir çok anlamın ’salat’ kelimesiyle ilgisi kurulabilecektir. Nitekim kulun Allah’tan istemesi, niyazda bulunması hali olan ‘dua’, kişinin önce Allah’a ‘yönelmesi’ ile gerçekleşir. Yardım isteme, saygı sunma, şükretme, bağışlanma talep etme, destekleme, gözetme gibi eylemler de bu ilk ‘yönelme’ eyleminden sonra gerçekleşirler.
Bu husus, Kur’an ayetleri titiz bir gözle incelendiğinde net olarak görülebilecektir. Kur’an’da, suçlu-günahkarların cehenneme gireceklerinin beyan edildiği ayetlerde ’sa-le-ve’ kökünden türeyen kelimeler kullanılmıştır. Mealler, söz konusu ayetlerde bu kelimeyi ‘girme’, ‘yollama’, ‘atılma’ ‘iletilme’, ‘gönderilme’ şeklinde tercüme etmiş olsalar da, asıl mana, ‘yönelme’ veya ‘yöneltilme’dir. Meallerin, “Kızgın ateşe girerler” (Gaşiye:4), “Alevli ateşe girecektir” (İnşikak:12), “Cehennem’e yollanırlar” (İbrahim:29, “Sonra onu cehenneme atın” (Hakka:31, “Onu cehenneme sokacağız” (Nisa:110) şeklinde tercüme ettiği ayetlerde, ’sa-le-ve’ kökünden türeyen kelimeler hep ‘yöneltilme’ manasında kullanılmıştır (A’la:12; İsra:18; Leyl:15; Nisa:10; Sa’d:56; İnfitar:15; Yasin:64; Tur:16; Müddessir:26; Nisa:30, 56; Saffat:123; Sad:59; Mutaffifin:16; Meryem:70; Vakıa:94).

Bu manayı en iyi veren pasajlardan biri Kıyamet Suresi 31 ve 32. ayetleridir. Burada hakikati yalanlayan bir kişinin vasfı anlatılırken, “ne sadaka verdi ne de yöneldi (salla); fakat yalanladı, döndü (tevella)” buyurulmaktadır. Mealler buradaki ’salla’ ifadesini çoğunlukla bildik manada ‘namaz kılmak’ olarak tercüme etmektedirler ki bu, yanlıştır. Çünkü bu ayetteki ’salla’ kelimesi, ‘tevella’nın zıddı olarak kullanılmıştır ve ‘tevella’ yönelmeme anlamında ‘geri durma’, ’salla’ ise “yönünü Allah’a dönme” ve gereğini yapma anlamındadır. Namaz kılma, bu manada ‘yönelme’ye karşılık gelir. Bundan başka, ’sa-le-ve’ fiilinin mezkur ayetlerde hep ‘ateş’ manasında cehennem için kullanılmış olması da, bazı lügatçileri, ‘ateş’ kelimesinin de fiilin kök-anlamında yer aldığı sonucuna götürmüştür ki, bu da yanlıştır. Nitekim Ragıp el-İsfehani, Müfredat’ında benzeri bir kanaati serd etmektedir. Ona göre, bu kelimenin asıl anlamı, “ateş ile tutuşturmak”tır. “Saliye bin-nar”, ateşte yandı; “hiye masliyetun”, o kuzuyu kızarttım demektir. Halbuki “ateşte yandı” ifadesindeki ’saliye’, yanma eylemini değil, ‘ateşe yöneltilme’, ‘ateşe sunulma’ eylemine karşılık gelir. Yine “kuzuyu kızarttım” cümlesindeki ‘masliyetun’ de, kuzunun ateşte kızartılmasına değil, “ateşe tutulması” eylemine karşılık gelir. Her ikisinde de, ‘yanma’ eylemi, ‘yöneltilme’ ve ‘iletilme’ eyleminden sonra gerçekleşir.
Görüldüğü üzere, ’sa-le-ve’ fiilinin doğru anlamını ‘kök-anlamlılık’ yöntemiyle teşhis edebilmek ve buradan hareketle, aynı fiil kökünden türetilmiş kelimeleri de doğru anlamlandırmak mümkündür. Kur’an, 121 ayette, aynı kökten türemiş 31 farklı form kullanmıştır. Bunlar, salla, yusalli, yusallu, yusallune, yusalli, salli, sallu, salate/salatu/salati, salatuke, salatehu, salatuhum/salatihim, salati, salavatu, salavatihim, musallin/musallun, musalla, tasla, yasla, yaslaha, yaslevne, yaslevneha, aslevha, salluhu, seaslihi, nuslihi, nusliihi, muslihin, sali, salu, siliyyen, tasliyehu’dur. Bütün bu kullanımlarda ‘yönelme’ kök-anlamı içkindir. Bu formların içerisinde en çok kullanılanlar ise, ’salat’ ve ’salavat’ kelimeleridir. Her ikisinin de anlam içerikleri üzerinde çokça tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu nedenle, bu iki kelimenin ‘anlam alanı’nı doğru tespit edebilmek önemlidir.

ALLAHIN İMAN EDENLERE VERDİĞİ ÖĞÜT ABDEST

Posted in Namaz etiketler ile , , , on Mayıs 7, 2009 by mutluozbay

Cunuplukten temızlenme, aklın örtülu olduğu halın bıtmesıdır yanı sehvet halının.Tum vucut yıkama abdesti sunnılerın Emevı zamanı yozlaştırdığı abdesttir.Gelenekçi anlayışda sarhoş kişi duada okur,sacma mantıksız dıleklerde bulunabılır Allaha olan bu duasında ve ayrıca Kuranı sarhoş yada sehvet halınde ıken okuyup mısakta yanlış yorumlar yapabılır.

Kişi eger su bulamanışsa elbette temiz bir toprakla elını dırsegını sıvazlama seklınde yıkama yapacaktır.Ayrıca tuvalet kelımesınden namazı bozan hallerı çıkarmak sadece zorlama yorumdur.Mesela Edip Yuksel’e ve bazı mezheplere göre göre yellenme,kan ve cırılplak olarak namaz kılma, namaz bozmazken,baska mealcıye göre bozar.

Oysa Allah nımetı tamamlamak istıyor,mısakta yanı ayetlerın okunmasında zıhın açıklığı istıyor,sız sarhoş bırıyle antlaşma yaparmısınız?Ertesi gun sözlerını hatırlamaz…

(SÂD suresi 29. ayet) Bereketli bir Kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.

04:43 Ey iman edenler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar; cünüp iken de -yolcu olmanız hariç- guslünüzü edinceye kadar salata yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz hacet yerinden gelir veya kadınlara dokunmuş da(şehvet sarhoşluğu) su bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; niyetle yüzünüze ve ellerinize sürün. Gerçekten Allah çok affedici ve günahları bağışlayıcıdır.

04:44-45-46 Kendilerine Kitap’tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.Yahudilerden bir kısmı, (Allah’ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından kaydırıp; dillerini eğerek ve dine saldırarak, «Sözünü işittik, emirlerine isyan ettik, dinle, dinlemez olası ve râinâ (bizi gözet)» diyorlar. Halbuki onlar, «İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak» deselerdi bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir. Artık onlar, pek azı müstesna, iman etmezler.

Abdest ayeti ile peygamberin Kuran’ı tebliğ ve müminlere öğüt için düzenlediği salatlara ( Hud 114 te anlatılan fecr ve işa toplantı salatları)söylev / bağlantı için iştirak kuralları verilmiştir. Allah söyleve katılanların temiz olmasını ve ne dediği bilir durumda olmasını istemektedir. Çünkü sarhoş olarak söyleve katılan kişi Allah’ın sözlerini,okunan ayetleri anlamakta güçlük çekebilir veya onları alaya alabilir,yanlış yorumluyabılır,kelımelerı kaydırabilir. Bu hadiseden önce elleri, yüzü, vs… yıkamak da zihni açmak ve algılamayı kolaylaştırmak içindir,teyemmum şartı da elektıriği atmaya,bılınci açmaya yönelıktır, yoksa kişinin ne dediğini bile bilmeden papağan gibi tekrarlayacağı birkaç dua için böyle bir şeyin istenmiş olmasının elle tutulur bir yanı yoktur.Zaten devamındaki 4:44-45-46 ayetlerde kitabın sözlerıyle alay eden,kelımelerın yerlerını kaydıran örtulu zıhnıyetlere dıkkat çeker.

Bir başka dikkat edilecek husus ayetin “sarhoşken namaz kılmayın” değil “namaza yaklaşmayın” demesidir…

KAF suresi 19. ayet) Sonunda ölüm sarhoşluğu gerçekten gelmiştir; işte senin kendisinden kaçıp durduğun şey budur.

Âyette geçen “Sükârâ” ifadesi, sadece alkol türü nesnelerle sarhoşluğu kapsamaz. “Sukr” terimi, geniş anlamıyla insanın zihinsel melekelerini tam olarak kullanmaktan alıkoyan herhangi bir zihinsel uyuşukluk durumunu ifade eder. Yani bu, aynı zamanda uyuşturucu kullanma veya sersemleme yahut şehvet yoluyla aklın geçici olarak dumanlanması ve mecazi olarak ‘uyku sersemliği’ şeklinde tanımlanan durumlar için de geçerlidir. Açıkça normal muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum demektir.

Sarhoşluğun (zihin bulanıklığının) nedeni sadece içki değildir. Bir çok nedenle insanın aklı başından gider, kontrolu kaybeder. Kur’ân’ı Kerim’de bunun örnekleri verilmiştir. Mesela:

Âşagıdaki ayette bahsedilen sarhoşluğun nedeni ölüm korkusudur, içki değildir.

Hıcr suresi âyet 14, 15:“Üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yükseliyor olsalardı kesinlikle şöyle diyeceklerdi: “Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de biz büyüye çarpıtılmış bir toplumuz.”

Mesela Musa ve buyuculerle ılgılı ayette bahsedilen gözlerinin sarhoşluğunun nedeni sihir, göz boyamadır, içki sarhoşluğu değildir..

Hıcr suresi âyet 72:“Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, kendi sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.”

Bu ayette konu edilen sarhoşluğun nedeni içki, uyuşturucu değil şehvettir. (Konu Lut kavminin sapıklığıdır.

Hacc suresi âyet 1, 2:

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir.Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer ve her gebe kadın taşıdığını düşürür. Sen o gün insanları sarhoşlar halinde görürsün; oysaki onlar sarhoş değillerdir, Ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”.

Buradaki sarhoşluğun nedeni de kıyamet depreminin meydana getirdiği korkudur.Sarhoşluk/zihin bulanıklığı sadece içki içmekle olmuyor, başka nedenlerle de oluyor. Yukarıda sunduğumuz Maide suresinin 43. âyetinde “Sarhoşluk/zihin bulanıklığı” herhangi bir kayda bağlanmadan mutlak olarak “sarhoşluk/zihin bulanıklığı” olarak ifade edilmiştir. Bizlerin bu mutlak ifadeyi, sadece içki sarhoşluğu olarak anlayıp ona göre amel etmemiz gerçeğe aykırıdır.Sarhoşluk halı aklı ve ıradeyı örten durumlar için kullanılmıştır.Aklı örten ,dua ve Allah ıle olan her türlü baglanıtıda,salatta,duada kişiyi hataya açık hale getıreceği için Allah tarafından bu durumdan kurtulduktan sonra salata yaklaşmamız emredılmıştır.Cunuplukten temizlenme ihtılam halınden kurtulmaktır.Cunupken yanı ıhtılam halındeyken veya bu duruma yakın bır haldeyken,kışının aklı örtuludur,dua etme,Kuran okuma bunlardan uzak durulmalıdır.Su ıle elıyuzu yıkayıp elektiriği atma,kendıne gelme en hızlı çözumdur,verilen öğüt budur.

05:06 Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.

Allah gunahtır,haramdır dememiş,zorluk istemıyorum ama uzerınızdeki nımetımı tamamlıyayım şeklınde ögut vermiş,dua ederken,Kuran ayetlerını anlayıp,yorumlarken bılincın açılması,elektrığın atılması ve temiz olunmasıyla elbetteki Kuran okuma daha saglıklı ve daha verımlı olacak nımet tamamlanacaktır.Her an Allah ıle baglantı halındeyız ve huzurundayız,O Semidir,Basirdir,salat insanın tum yasamıdır,yasam içerisınde temız olmak Allahın ılkel çöl araplarına ve bizlere ögududur.

Su hem temızler,elektrığı atar aynı toprakla teyemmumde olduğu gıbı,hemde bılıncın açılmasına yardımcı olur.Temizlik imandan gelir.Mesela adetten temizlenmek yani tahır olamak,adet halının bıtmesıdır,5:06 da geçen cunuplukten temızlenmekte cunupluk halının bıtmesı,su veya toprak yardımıyla elektrığin atılıp, kışının aklının örtülu olduğu sarhoşluk durumundan çıkması ve zıhnın açılmasıdır.

05:06 Ey iman edenler, salata kalkıtığınızda , yüzlerinizi, dirseklere kadar; ellerinizi yıkayın; başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedın. Eğer cünüpseniz iyice temizlenin(bu halden kurtulun). Eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz hacet yerinden gelmişse ya da ihtılam olup(şehvet sarhoşluğu) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, niyetle o topraktan ellerinize ve yüzlerinize sürun.Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.

05:07 Allah’ın size olan nimetini, “Duyduk ve kabul ettik” dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O’na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, kalblerin içindekini bilmektedir.

Aynı şekılde 05:07 de Kitap mısakına ve ayetleri dinleyenlerin duyduk ve kabul ettık dıyerek verdıklerı mısaka dıkkat çeker,mumınler Allah kelamını,mısakı dınlerken,kabul ederken açık bır zıhınle doğru anlamalı ve yorumlamalıdır.Kişi eger cünüpse ve aklı örtuluyse su ıle elektrığını atmak ve bılıncını yerıne getırmek için ıyıce temızlenecektır.

NUR 41 E lem tera ennellahe yüsebbihu lehu men fis semavati vel erdi vet tayru saffat küllün kad alime salatehu ve tesbihah vallahü alimüm bima yef’alun
Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi salatını ve tesbihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyle bilir.

Esasen salata yöneldığinizde demek hayata yaşantıya girdiğiinizde demekti,hayat vahyi ikame,fıılıyata gecırmedir..Müminin sabah kalkması salata kalkmasıdır, bu da sabah veya her yataktan / oturmaktan kalkışta olur.Her kalkış salatadır,önce zihnen sonra bedenen her yönden tamamen önce sen temiz olmalısın mesela bir tebliğde bulunacaksan,güzel ve hayırlı bir işe girişeceksen eger.İman eden kişinin yaşantısı,her anı zaten salattır.Tuvalet,lavabo …vs temizlik imandan gelir.

BURDAKİ SALATI NAMAZ DIYE YORUMLAYANLARA SORUYORUM:

SARHOŞKEN KURAN OKUNUR MU? YADA OKUNAN BİR TOPLANTIYA KATILIP AYETLER ÜZERİNE YORUM YAPILIR MI?

NE DEDİĞİNİ BİLMEZ HALDEYKEN DUA EDILIR MI?

Abdest ayeti Maide suresinde gelmiştir. Namazın farziyeti ise en açık şekilde Nisa suresinde geçer, nüzul sırası bakımından Maide suresi Nisa suresinden sonra gelir. Bundan önce peygamberimiz namazı abdestsiz mi kılmış ya da kıldırmıştır?? Eğer abdest ve alınış şekli biliniyorsa bu konuda ayette açık tarife gerek yoktur.Ancak ayette abdest alırken hangi uzuvların yıkanacağı da açıklanmıştır??????

Salatı namaz algılayanlar,sarhoşken Kuran okumayada açık kapı bırakırlar.Oysa bu ayetteki salat,dua,Kuran okuma,toplantı söylevlerınde ayetlerı dınleme hepsını kapsar.Allah bılnç açıklığı istemektedır.El yuz yıkama,teyemmum ıle elektrığı atma açıktır.
Ordaki salatı ıkame namazdır diyerek sarhoşken Kuran okunur,ayetler yorumlanır,Allaha sarhoşken sacmalayarak dua edılıre açık kapı bırakabılırmiyiz?

SALATI NAMAZ ANLAYANLARA BİR SORU DAHA SIZCE NAMAZ KILINMIYACAKSA KIŞI TUVALETTEN SONRA SU BULAMAMIŞSA TOPRAKLA TEYEMMUM SEKLINDE ELINI DIRSEĞİNİ YIKAMASIN MI?TABIKI HAYIR BURDAKİ SALAT YASAMIN KENDISIDIR,KURAN BİR ÖĞÜTTÜR.

DİN ADINA RITUEL VE İBADET UYDURMA ŞİRKTİR

Arap putperestlerıninde baglı olduğu pagan dınınde guneş ve ay için kubık bınalar yapılırdı.Yani Allaha ıbadet ederken gunes ve ayı sımgeleyen bu kubuk bınalara veya putlarada kutsallık atfedılırdı.Mescıd, secdegah ıtaat davranışı,inanç sistemi olarak duşunursek Lat(kabe),Menna,Uzza için yapılan aracı koyma buydu.Kubık yapı önunde yere kapanma,7 kez dönme gıbı sekılsel rıtuellerle özel merasımler yapılır,hacer tasına yanı bereket tanrıçasının ureme organına el surerek bereketten pay alınır,bas sokarak bebek gıbı gunahsız olacagına ınanılırdı.Kabe dışında baska kubık tas yapılarda Arabıstan ve yakın cografyada mevcuttur.

Gunes ve Aya secde derken pagan dını yanı putperestlıkte guneş ve ayın sımgeledığı inanç sistemındeki sembol olarak aracı konan putlar kastedılmektedı

ÖZET OLARAK:

PEYGAMBERIMIZIN IKNA ETMEYE ÇALIŞTIĞI CAHILIYE PUTPERESTLERIDE ALLAHA IBADET ETTIĞINI SÖYLUYORDU,SADECE BAZI TASLARI,RITUELLERI KULLANDIKLARI,KÖTU BIR ŞEY YAPMADIKLARINI IDDA EDIYORLARDI.OYSA RITUELLER UYDURUP BUNLARI DINLEŞTIRMEK BILE ŞİRKTIR.TURBEDE SIRKE DAGITANLAR GIBI..

RİTUEL VE IBADET UYDURMANIN,DINDE DOYMAZLIĞIN TEHLIKESINI GÖRMEZMISINIZ?

(ÂLİ IMRÂN suresi 78. ayet) Onların bazısı, kitapta olmayanı kitaptan sanasınız diye dillerini bükerek kitabı taklit eder ve ALLAH katından olmadığı halde, “Bu ALLAH katındandır,” derler. Bile bile, ALLAH adına yalan söylerler.

ALLAH SADECE YERE KAPANARAK YAPILAN RITUELLERI YASAKLASAYDI,BU SEFERDE BELKIDE PUTPERESTLER DANS EDERDI IBADETLERDE… ZATEN ZIKIR ADI ALTINDA TARIKATLARDA BU YAPILIYOR,SEKILSEL RITUEL UYDURMANIN SINIRI YOK…

KUTSAL TAS ETRAFINDA ETRAFINDA 7 KEZ DÖNMEDE BIR PUTPEREST RITUELIDIR,ARAPLARDAKI KUTSAL 5 GEZEGEN VE GUNEŞ İLE AYIN TOPLAMI 7 DIR,PAGAN DININDE KUTSALDIR.KUTSAL TASLARDAN ve aracı konan her turlu merasım,rıtuelden UZAK DUR DIYOR ALLAH VE RITUEL UYDURMAYA KÖKTEN ÇÖZUM GETIRIYOR.SAH DAMARINDAN YAKIN ALLAHA ÖZEL BIR MERASIM ILE ULAŞACAGINA,ONUNLA IRTIBATA GECECEGINE,HUZURUNA ÇIKCAĞINA INANIYORSAN,

BU MERASIM,RITUEL SENIN PUTUN YANI ARACIN OLUR ÇUNKU ALLAH YUZUNU DIREKT BANA DÖN DIYOR,HER AN SENINLEYIM,HUZURUMDASIN,ŞAH DAMARINDAN YAKINIM…

MAIDE 90
İnananlar, sarhoş edici maddeler, kumar, kutsal taş/put ve türbeler, şans oyunları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan sakının ki kurtulasınız.

Putperestlerde Allaha ınanıyordu,putperestlığın tanımı araya sembol koymaktır.Hiç kimse tasa tapacak kadar gerızekalı degıl,eskı araplarda degıldı ve şirke gırdıklerını kabul etmıyor bız Allaha taptık dıyorlardı ama aslında taptıkları sembol olarak kullandıklarıydı,çunku Allah katına sembol ve aracı ıle yapılan ıbadetler ulaşmaz,haniflık konusundakı vurguda budur:


Zumer 3 :Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır! O’nun berısınden/astından veliler edinerek, “biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.” diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah, yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz.

ATALAR DINI VE KURAN ARASINDA SECIM YAPMAK PEYGAMBER SUNNETIDIR.CAHILIYE PUTPERESTLERIDE ALLAHA INANIYORDU.

(A’RAF suresi 28. ayet) Herhangi bir kötü şey işledikleri zaman, “Atalarımızı böyle yapar bulduk; ALLAH da bize öyle emretti,” derler. De ki: “ALLAH kötü bir şeyi emretmez. ALLAH hakkında nasıl olur da bilmediklerinizi söylersiniz?

Elbette Guneş ve ay konuşamaz ve bana ıtaat et demez ama putperestler ıtaatlerını göstermek için Allaha ıbadette sembol olarak gunes ve ay tanrılarını sımgeleyen dıkılı tasların önunde yere kapanma,etrafında dönme,kutsal aylar ıcad etme,özel merasımler yapma,el surme,bas sokma..vs gıbı rıtuellerle uygularlardı.İnsanoglu dınde doymaz,ibadetlerde hep Allahı somutlaştırmak ister sembol ve nesnelerle…

kuranda secde ve ruku

Posted in Namaz etiketler ile , , on Mayıs 7, 2009 by mutluozbay

Bu iki kelimenin de anlamları uydurulan ibadete uyması için
çarptırılmıştır. Secde ve rükû Kuran’da boyun eğmek, saygı göstermek,
teslim olmak, zihnen secde etme olarak kullanılmıştır. Gelenekçiler de
bunun doğru olduğunu ama insanlar ile ilgili ayetlerin fiziksel bir
secde veya rüku olduğunu söylüyorlar! Kuran’da secde ve rükûnun
fiziksel olduğuna dair hiçbir delil mevcut değildir.

س جد : mütevazı, itaatkar; duyup itaat etmek; yere doğru eğilmek;
kafayı alçaltmak; methetmek; saygı göstermek

Aşagıdaki ayette geçen secde Muhammed Esad ve Edip Yüksel tarafından
tevazü,alçakgönullük olarak çevirilmiş inceleyelim:

Edip Yüksel 4:154 Kendilerinden söz alırken Sina Dağını üzerlerine
yükselttik. Onlara, “Kapıdan alçak gönüllü olarak girin,” dedik.
Onlara, “Cumartesi yasağını çiğnemeyin,” dedik; onlardan sağlam bir
söz aldık.

Muhammed Esed 4:154 ve Sina Dağını verdikleri sözün delili olarak
üzerlerinde yükseltmiştik. Onlara “kapıdan tevazu içinde girin” demiş
ve “Sebt Kanununu ihlal etmeyin!” diye uyarmıştık ve kendilerinden
sağlam bir taahhüt almıştık.

Transliterasyon 4:154 Ve rafa’na fevkahümüt tura bi mısakıhim ve kulna
lehümüdhulül babe sücedev ve kulna lehüm la ta’du fis sebti ve ehazna
minhüm mısakan ğalıza

Diğer ayetlere bakalım:

55:03-07 İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti. Güneş ve Ay BİR
HESABA GÖRE (HAREKET ETMEKTE) DİR. BİTKİLER VE AĞAÇLAR SECDE EDERLER.
Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu.

22:18 GÖRMEZ MİSİN Kİ, GÖKLERDE OLANLAR VE YERDE OLANLAR, GÜNEŞ, AY,
YILDIZLAR, DAĞLAR, AĞAÇLAR, HAYVANLAR VE İNSANLARIN BİRÇOĞU ALLAH’A
SECDE EDİYOR; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor
ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz
Allah dilediğini yapar.

“Görmez misin” sözü göklerde ve yerde olanların secdelerinin görünür
olduğu vurgulamaktadır. Eğer insanların secdesi fizikselse mantık
olarak diğerlerinin de secde ettiğini görüyor olmamız gerekirdi. Peki
neden Güneş’in veya Ay’ın secde ettiğini göremiyoruz? Gözlerimizde mi
sorun var? Cevap basit; bu ayetler Allah’ın yarattığı her şeyin O’nun
iradesine teslim olduğundan, O’na saygı gösterdiğinden
bahsetmektedirler.

16:48-50 Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? ONUN
GÖLGELERİ, küçülerek ve Allah’a SECDE EDEREK sağa sola döner. GÖKLERDE
BULUNANLAR, YERDEKİ CANLILAR VE BÜTÜN MELEKLER, BÜYÜKLÜK TASLAMADAN
ALLAH’A SECDE EDERLER. ONLAR, ÜSTLERİNDEKİ RABLERİNDEN KORKARLAR VE
KENDİLERİNE NE EMROLUNURSA ONU YAPARLAR

SECDE YANİ İTAAT AYETE GÖRE SAĞA SOLA DÖNEREK OLUYOR YERE KAPANARAK
DEĞİL, KUSURSUZ BİR DUZEN İÇERSINDE GUNEŞ VE DUNYANIN HAREKETIYLE
OLUYOR.PAGAN DINI GUNEŞ VE AYA BAZI KUTSALLIKLAR YAKIŞTIRIRDI,ALLAHIN
GUNEŞ VE AYIN KENDISINE ITAAT ETTIĞINE ILİŞKİN ÖRNEK VERMESI ÇOK
NORMALDIR..

Melekler Allah’a fiziksel olarak secde etmiyorlar, ayetten de
anlaşılabileceği gibi emirlerine uyarak teslim oluyorlar. Aynı şey
nesnelerin gölgeleri için de geçerli.

84:21 Böyleyken onlar acaba neden imana gelmezler? Onlar kendilerine
KURAN OKUNUNCA SECDE DE ETMEZLER. AKSİNE, KÂFİRLER YALANLIYORLAR.

Kuran her okunduğunda karşıdaki kişinin secde etmesi amacıyla mı
inmiştir? Ayette “secde etmek” (saygı göstermek) yalanlamanın zıttına
konmuş.

32:15 Bizim ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, BUNLARLA
KENDİLERİNE ÖĞÜT VERİLDİĞİNDE, BÜYÜKLÜK TASLAMADAN SECDEYE KAPANIRLAR
ve Rablerine hamd ile şükrederler.

Örneğin bir sebepten dolayı benimle alay eden veya gülen birine
inananların birbirlerini alaya almamalarını tembihleyen ayeti (49:11)
hatırlatırsam karşımdaki kişi önümde secde mi eder yoksa Kuran’ın
ayetlerine boyun eğip saygı mı gösterir?

03:113 Hepsi bir değildir; Ehli Kitap içinde istikamet sahibi bir
toplum vardır ki, gece saatlerinde SECDEYE KAPANARAK ALLAH’IN
AYETLERİNİ OKURLAR.

Ayetten okuma eyleminin secdede iken gerçekleştiği anlaşılmaktadır,
ondan sonra değil. Secdeye kapanarak kitap okuyabilen biri var mıdır?
Hıristiyan ve Yahudiler de Müslümanlar gibi secdeye mi kapanmaktadır?

07:161 Onlara denildi ki: Şu şehire (Kudüs’te) yerleşin, ondan
(nimetlerinden) dilediğiniz gibi yeyin, “bağışlanmak istiyoruz” deyin
ve KAPIDAN SECDE EDEREK GİRİN ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik
yapanlara ileride ihsanımızı daha da artıracağız.

Yahudiler kapıdan secde ederek mi girdiler yoksa teslim olarak, boyun
eğerek mi?

12:04 Bir zamanlar Yusuf, babasına (Yakub’a) demişti ki: Babacığım BEN
RÜYAMDA ON BİR YILDIZLA, GÜNEŞ VE AY’I BANA SECDE EDERLERKEN GÖRDÜM.

Güneş ve Ay fiziksel olarak Yusuf’a secde mi etmiştir yoksa emirlerine
uyarak ona teslim mi olmuştur?

13:15 Göklerde ve yerde bulunanlarda onların gölgeleri de sabah akşam
İSTER İSTEMEZ SADECE ALLAH’A SECDE EDERLER.

Secdeyi fiziksel olarak kabul edersek istemeden olan secdeyi nasıl
açıklayabiliriz? Aynı şekilde rükûnun da bildiğimiz rükû olduğuna dair
Kuran’da hiçbir delil yoktur. Rükûnun anlamı alçak gönüllü olmak,
tevazu gösterip kendini küçültmektir. Kuran’da inanan kişilerin belli
saatlerde rükû yapması gerektiğine dair hiçbir ayet yoktur.

رك ع : eğilmek; alçakgönüllülük, tevazu; alçalmak, tevazu göstermek,
boyun eğmek.

77:47-48 O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! Onlar,
kendilerine rükû edin denildiği zaman etmezler.

03:43 Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni
tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti. Ey
Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, rüku edenlerle birlikte sen
de et.

84:21 Böyleyken onlar acaba neden imana gelmezler? Onlar kendilerine
KURAN OKUNUNCA SECDE DE ETMEZLER. AKSİNE, KÂFİRLER YALANLIYORLAR.

Kuran her okunduğunda karşıdaki kişinin secde etmesi amacıyla mı
inmiştir? Ayette “secde etmek” (saygı göstermek) yalanlamanın zıttına
konmuş.

16:48-50 Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? ONUN
GÖLGELERİ, küçülerek ve Allah’a SECDE EDEREK sağa sola döner. GÖKLERDE
BULUNANLAR, YERDEKİ CANLILAR VE BÜTÜN MELEKLER, BÜYÜKLÜK TASLAMADAN
ALLAH’A SECDE EDERLER. ONLAR, ÜSTLERİNDEKİ RABLERİNDEN KORKARLAR VE
KENDİLERİNE NE EMROLUNURSA ONU YAPARLAR.

Melekler Allah’a fiziksel olarak secde etmiyorlar, ayetten de
anlaşılabileceği gibi emirlerine uyarak teslim oluyorlar. Aynı şey
nesnelerin gölgeleri için de geçerli.Güneş,dünya kusursuz bir düzen ve
itaatle Allahın emrindedir.

Peygamber geceleri Kuran okumaktadir,namaz kılmamaktadır.

73:02-04 (Ey Peygamber) gece kalk, pek azı hariç, yarısı, yahut ondan
biraz eksilt (yarısından az kalk) veya artır ve Kur’an’ı ağır ağır,
güzel güzel oku!

Allah yolunda destek ve iş sergileme gece gunduz uykudan feragat
edilerek mumınlerce yerine getirilir.Diğer ayetlerdede anlatılan
budur.

Müminler gece gündüz süreki Allah yolunda çaba sarfedip her işlerinde
Allahın rızasını aramaktadırlar,Allah yolunda mallarındanda
harcamaktadırlar.

Secde 16 Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere, vücutları
yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah
yolunda harcarlar.

Aşağıdaki ayetlerdede anlatılan budur,kıyam Allah için ayağa
kalkmak,uyanık olmak,işe tesebbus etmek,Allah rızası için
başkaldırmaktır.Mümin gece gunduz her hareketinde Allah rızası
güder,itaat ederek malından harcar,hayra ve barışa çalışır.Dikkat
edilirse yine salatı ıkame yani namaz bu ayetlerde geçmez,
kıyam(kaime) ve secdenin namazdan bağımsız fiiller olduğu açıktır.

Furkan(64) Geceleri, Rableri huzurunda secde ederek, kıyam(kaimey)
ederek geçirirler.

Zümer(9) Böyle birisi; gece saatlerinde secde ederek, kıyam ederek,
âhiretten korkan, Rabbinin rahmetini uman biri gibi midir? De ki: “Hiç
bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu? Ancak gönül ve akıl sahipleri
düşünüp ibret alır.”

SORULAR
1. 68:43. ayette inkar edenlerin dirildikleri zaman secde etmeye
çağrılıcakları ve bunu yapamayacakları belirtilir, peki secde fiziksel
değilse niye yapamıyorlar?

68:42-43 Saktan keşfolunacağı (gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya
konulup iş büyümeye başladığı) gün secdeye davet edililirler, ama
artık güçleri yetmez. Gözleri düşmüş, kendilerini bir zillet sarmış
bulunur. Oysa onlar, o secdeye sağ salim iken davet ediliyorlardı.

Verdiğiniz ayet daha çok secdenin fiziksel olmadığını kanıtladı çünkü
inkarcılar secde etmedikleri için değil (ki belki putlara ediyorlardı
bu bilinmez) Allah’a ve hükümlerine saygı göstermediği için tıpkı
ödevini yapmadan okula gelmiş ve öğretmeninin karşısında utanç içinde
dikilen bir çocuk gibi yere bakıp, zillet içine düşecekler.

2. 27:24. ayetteki Güneş’e ve Ay’a secde etmeyi nasıl açıklıyorsunuz?

Ayetteki secdenin fiziksel olup olmadığı “vecedtü” (buldum)
kelimesinden anlaşılmaktadır. Eğer secde fiziksel bir secde olsaydı
“buldum” değil, “gördüm” denirdi. Dahası ayette geçen “min duni” (-den
başka, -in yanında) Güneş ile birlikte Allah’a da secde edildiğini
gösteriyor. Bu da savunulacak bir izah değil.

3. Secde genelde düşmek anlamına gelen “KHarra” ile kullanılıyor, bu
secdeyi fiziksel yapmaz mı?

Secdeye düşmek bir deyimdir, bunun delili Kuran’ın tam kendisidir…

32:15 Bizim ayetlerimize o kimseler inanır ki, onlarla kendilerine
öğüt verildiğinde,

kuranda salat kelimesinin geçtiği yerler

Posted in Namaz on Mayıs 7, 2009 by mutluozbay

kur’an’ı anlamada metodoloji

Posted in 1 on Nisan 25, 2009 by mutluozbay

1.Giriş: Bu kısa yazı bu gün Kur’an’ı Kerim’in orijinal metnini(Arabça Mushaf) okuyanlar için metinde ilk karşılaştıkları enstrümanlar için kısa bilgiler içermektedir. Her bir başlık elbette ki, bir kitabın konusu olabilecek keyfiyettedir. 2.Metnin Resmi: 2.a. Matbu musafların kısa tarihi: Matbaanın icadından 439 yıl geçtikten ve Türkiye’de matbaa açıldıktan 152 yıl sonra Mushaf basımına başlanmıştır. Bu baskı için tarihi değeri çok yüksek, san’at kıymeti üstün olan ve Şekerzâde’nin Medine-i Münevvere’de yazdığı nüsha seçilmiştir. Mushaf ilk defa 1694 tarihinde Hamburg’ta basılmıştır. Müslümanlar tarafından da ilk olarak 1801 tarihinde Kazan’da basılmıştır. 185O’de Hindistan’da, 1864′te Kahire’de, 1871′de İstanbul’da hafız Osman hattıyla basıma başlanmıştır. (Mushaf eskiden taşbasması basılırdı). Osmanlı Devleti’nin 1889’da kurduğu Huffaz Meclisi Mushaf’ın matbu olarak korunmasının en önemli ve ilk adımı oldu. Şimdi bu görevi Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Mushafları İnceleme Kurulu yapıyor. 2.b. Metnin dili: Arabça Arabça dünya dillerinin yapıca sınıflandırılmasına göre büklümlü/çekimli dillerdendir.Sami dil grubunda yer alır. Bu dillerin özelliği sözcük köklerinin başında, içinde veya sonunda çeşitli değişikliklerin olmasıdır.Bizzat metnin kendisi dilinin Arabça olduğunu vurgulamaktadır. (Bak. 12:2, 13:37, 20:113, 39:28, 41:3, 42:7, 43:3, 46:12, 16:103, 26:195, 19:97, 44:58, 14:4) Bu gün Arab yazısıyla ilgili en güçlü deliller “nebati”lerin yazısından türetildiğidir. Nabatî alfabesinin 22 harfi vardır. Yine yazı sağdan sola doğru yazılmaktadır. Harfler bitişik ve noktasızdır. Bu yüzden bitişmiş bir harf grubu birkaç değişik şekilde okunabilir. Erken devir Arabçasında da gözlenmektedir. Gün aşığına çıkarılan en erken tarihli Nabatî yazıtı Tenûh kralı Cezime’nin mürebbisi Fihr b.Selî’nin mezar taşıdır. Bu yazıtın tarihi M.S.250 ya da 270 olarak tahmin edilmektedir. Şam civarında bulunan “Bursa” yakınlarındaki Ummu’l-Cimâl adlı yerde bulunmuştur. Bu yazıtlar Arab yazısının el-Musned ya da el-Himyerî yazılarından türediği görüşünü çürütmektedir. Yine nebatilerin politeist anlayışları ve tanrıçaları “Hobalu-Hubel”, “Menat-Manotu”, “lat-Allat”, “Aluzza-Uzza” olması “Cahilyye dönemi Arap politeizmine nebatilerin” etki ettiği bilinmektedir. 2.c. Metnin işaretleri: (Vakf, ibtidâ ve secavendler): Kur’an’ı Kerim’i (Mushaf) açıp baktığımızda harflerin üstünde ve altında tek veya çift çizgiler, bazen noktalar, ayet numaraları, bazı kelimelerin üstünde harfler bulunmaktadır. Arabça da ünlü harfler olmadığı için ünlü görevi gören bu harekeler okunmak için konmuştur. Elbette ki, Kur’an’ı Kerim’in indiği dönemde noktalama ve harekeleme yoktu. Bu harekelerin amacı Arab olmayanların okuması içindir. Bu harekelemeye ilk başlangıç Ebu Esved ed-Dueli (V. 69/688) olmuştur. Ebül-Esved de kelimelerin sonlarına nokta şeklindeki harekeleri koymaya başlıyor. Üstün için harfin üzerine bir nokta, ötre için harfin içine veya önüne bir nokta, esre için harfin altına bir nokta koyuyor. Tenvin için iki nokta koyuyor. Daha sonra kelime sonlarına nokta birbirine benzeyen harfleri ayırd etmek için Haccac zamanında (V. 95/ 713), Nasr b. Âsım(V.89/707) ve Yahya b. Ya’mer(V.129/ 746) harflere nokta koyma işini başardılar. Harf noktaları aynı renkte yâni siyah idiler. Hareke noktaları ise başka renkte idi. Bu faydalı olunca Halil bin Ahmed tarafından (V.170/786) nokta ve hareke konmuştur. Yine bunlardan başka Okuyucuya kolaylık olması amacıyla bir takım işaretler ve vakflar mevcuttur. Vakflar Mushafların ekserisinde Secavendi’ye (V.560/1164) göredir. Bu yüzden bu işaretlere bu alimin ismiyle secavedler de denir. Bunlar, ayet veya cümlelerin mana ve gramer esasları dikkate alınarak yerleştirilmiştir. (Kur’an ilimlerinden biri olan vakf ve ibtida, Kur’an okurken mana esas alınarak nerelerde durulup nerelerde geçileceğini bildirir). Bu yerler bilinmedikçe birçok yerlerde manaya vakıf olunamaz. Bu işaret/vakf/secavendlerden biri olan “Ayn” harfi bir konunun sona erdiğini veya diğerlerinin başladığını göstermektedir. Bazı Mushaflarda da “Hemze” bunun yerine konulmuştur. Halk arasında “aşır(on ayet)” olarak bilinir bu yüzden “aşr/aşara” kelimesinin “Ayn”ı ayet sonlarına konulmuştur. Bunun dışında; “mim” Bulunan metinde mutlaka durmak gerekir, geçilirse anlam bozulur. “tı” Bulunan metinde durulmalıdır, geçmek doğru değildir. “cim” Durmak, geçmeye tercih edilmelidir anlamına gelir “ze” Durmak mümkün olmakla birlikte geçmek tercih edilmelidir. “lam elif” Durmamak gerektiğini, durulursa anlamın bozulacağını ifade eder. Nefse yetişmeyip durulduğu takdirde geriden almak gerekir. Bu harf ayet sonunda ise durulur ve geriden alınmaz. Başlangıçlarda Surelerin adını, Mekki’mi Medeni’mi olduğu, kaç ayet ihtiva ettiği, “cüz” (20 sayfalık her bölüm) ve “Hizib” (5 sayfalık her bölüm) ve secde yerleri metinde belirtilmiştir. Secavedlerle ilgili Mushaf metninde bir takım meseleler vardır. Bu meselelerle ilgili misaller bir başka yazının konusu olabilir. 3. Metnin Bölümleri: 3.a. Fasıla: Ayet kelimesi, bir teknik terim olarak Kur’an-ı Kerim’de fasılalarla ayrılmış parçalara verilen bir addır. “Ayet durakları” diye de adlandırılan bu fasılalar gramatik anlamda birer cümle değildir. Bilakis cümleler birkaç ayetin birleşmesiyle ortaya çıkmakta, mana ancak bu bütünlük dikkate alındığı taktirde tamam olmaktadır. “Ayet”: ise sözlük manası âlamet, işâret, nişâne, manalarına gelen bu kelimenin çoğulu ây veya âyât’tır. Allah’ın varlığına delâlet eden her şeye âyet denilmiştir. “Siyak”: Sözün gelişi, ifâde tarzı, uslûb, tarz, yol anlatım biçimi gibi manalarda kullanılan siyak: bir terkip olarak da (siyâk’ul-Kelâm), sözün gelişi sevk edilişi anlamlarına gelmektedir. Genel olarak, bir sözün, bir ifâdenin kullanımını gerekli kılan ya da ona uygun düşen ortam anlamında kullanılmaktadır. “Sibak” Bir şeyin geçmişi, öncesi, üst tarafı, başlangıcı, dil açısından bir ifadenin öncesi, yukarısı gibi anlamlara gelmektedir. “Sibâk’u siyâk”: Sözün gelişi ve evveliyatı ile, sonundaki ifadeden hasıl olan mana demektir. Yani cümlenin, sözün bağlamı anlamındadır. 3.b. Sureler: Sure: Sûre kelimesinin sözlük manası, yüksek rütbe, mevki, şeref, binanın kısmı veya katları manasına gelir. Çoğulu suverdir. Kur’an’ı Kerim biri diğeri tarafından kesilmiş yüz on dört sûreye ayrılmıştır. Bina katlarına sûre denildiğinden dolayı, Kur’an’ı Kerim’in bölümlerine sûre adı verilmiştir. 4. Metinler/Mushaflar: 4.a.Bugün Müslümanların okudukları matbu olan mushaflar: Bilindiği gibi Kur’an’ı Kerim ilk muhatablar için Hitab (şifahi/sözlü) sonraki muhatablar için Kitabi (Yazılı) bir metindir. Öncelikle Kur’an’ı Kerim metni ezberlenme (Hıfz/Hafızlık) yoluyla sonraki nesillere aktarılmıştır. Bu okumalar ve ezberlemelerdeki farklılıklar yani Kırâat farklılıkları bu makalemizin konusu olacak fakat meselenin tümünü bu makalede tüketmek gibi çabamız olmayacaktır. Faklı kırâatler meselesi, Tefsir Usûlü ve Tarihi’nin en çok tartışılan konuları arasındadır. kıraatlerin meydana gelmesinde sadece bir değil, birden fazla ve oldukça değişik faktörden bahsedilebilir. Kıraat türlerinin bu kadar artmasına yol açan âmillerin başlıcaları şöyle sıralanabilir: a) Arabça’nın iptidâîliği; yani henüz bütün unsurlarıyla gelişmemiş ve olgunlaşmamış olması. O dönemin şartlarında Arap yazısının tam manasıyla istikrara kavuşmamış olması ve bu yüzden onun hattında yer yer meydana gelen değişkenliklerdir. b) Kur’an’ı Kerim’in indiği tarihsel bağlamda yaşayan insanlar, yani Kur’an’ı Kerim’in ilk muhatapları arasında okuma-yazma oranının çok düşük seviyede bulunması. c) Belli bir dönem (fetih hareketlerin)den sonra İslâm Devleti’nin sınırlarının sür’atle genişlemesi ve gayr-i Arab unsurların hızla Müslüman olmaları. e) İslâm’ın ilk devirlerinde Kur’an’ı Kerim’de hareke, nokta, sükûn vs. imlâ işaretlerinin bulunmaması ve bu yazı şeklinin özellikle acemleri zor durumda bırakması. Yedi sahih ve mütevatir kırâat olarak günümüze kadar ezberlenme (hızf) yoluyla ulaşan bu kırâatların bugün Müslüman ülkelerde kullanımı yaygın olarak beş kıraat üzerinden yapılmaktadır. Bunlar; Basra: Ebu Amr’dan (53/770)rivayet edilen: Ed-Duri (1. ravi) Kufe: Ebu Bekir Asım’dan (158/778) rivayet edilen: Hafs (1. ravi) Medine: Nafi’ den (169/785) rivayet edilen: Verş (1. Ravi) ve Kalûn (2. ravi) Şam: İbn Amir’den (11/736) rivayet edilen Hişam (1.Ravi) Bu kırâatların Müslüman coğrafyalardaki yaygınlığı şöyledir; % 95 Asım’dan Hafs Kırâatı: Dünya geneli % 3 Nafi’den Verş Kırâatı: Cezayir, Güney Afrika, Sudan, Fas % 0.7 Nafi’den Kalûn Kırâatı: Libya, Tunus, Katar % 0.3 Ebu Amr’dan Ed-Duri Kırâatı: Güney Afrika, Sudan % 1 İbn Amir’den Hişam kırâatı: Yemen 4.b. Matbu metinler/Mushaflar arasındaki farklılıklar: Bu bölümde Müslüman ülkelerde yaygın üç kıraat olan Hafs, Verş ve Kalûn kırâatlarının matbu karşılaştırılmasına misaller verilecektir. (Ulaşma imkanı bulduğum “Verş, Kalun” basımları olduğu için diğer basılı kırâatlara ulaşmam şuana kadar mümkün olmadığından misaller elimdeki matbu nüshalardan verilecektir.) Misâller: a.Ayet numaralandırılmalarında farklılıklar ve üç matbu Mushaf’ın karşılaştırılması Bakara: 286 (Hafs)-Bakara: 285 (Verş), Nisa: 176 (Hafs)-Nisa:175 (Verş), Maide: 120 (Hafs)-Maide: 122 (Verş), Enam: 165 (Hafs)-Enam: 167 (Verş) Tevbe: 129 (Hafs)-Tevbe: 130 (Verş). Toplamda : Hafs 6236 (113 Besmele): 6349 Verş 6214 (113 Besmele): 6327 b. İbare faklılıkları: b.a. 18. suresi Kehf suresi Hafs:36 ve Verş:35 ibare faklılığı: Verş Mushaf’ındaki “min Huma” ibaresi Kalun Mushaf’ında da “min Huma” diye geçmektedir. Hafs Mushafında ise “menHâ” b.b. 42. Şura suresi Hafs:30 ve Verş:28 ayette ibare farklılığı: Hafs mushafında (Şura: 30) “febimâ” diye geçen ibare Verş (Şura:28) ve Kalûn (Şura:28) Mushaflarında “bimâ” diye geçmektedir. b.c. 5. Maide suresi Hafs: 54 ve Verş:56 ayette ibare farklılığı: Hafs mushafında (Maide: 54) “yertedde” diye geçen ibare Verş (Maide:56) ve Kalûn (Maide:56) Mushaflarında “yertedid” şeklinde geçmektedir. b.d. 2. Sure Bakara suresi Hasf:259 ve Verş:258 ayette ibare farklılığı: Hasf Mushaf’ında (Bakara: 259) “nunşizuhâ” şeklinde geçen ibare Verş (258) ve Kalûn (258) Mushaf’ında “nunşiruhâ” diye geçmektedir. c. Yazım farklılığı (hat): Verş Mushaf’ında “fe” harfinin noktaları altta (bir nokta), “kaf” harfinin noktası yukarıda tek nokta. “nun” harfi bazen noktasız yazılmaktadır. “Harf-i Tarif”in “elif”lerinde yukarıda siyah bir nokta ve elifin altında çizgi bulunmaktadır. Cehd bizden Te’vfik Allah(a.c)’den

Yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm (alıntı)

Posted in 1 on Nisan 17, 2009 by mutluozbay
Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız. Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…
 

Eskiden emperyalizm, komünizm, siyonizm, faşizm vs. vardı.

Artık bunlardan bahsetmek “ideolojik takılmak” oluyor.

Şimdi yükselen trend veya yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, Kürtçü, Türkçü, Atatürkçü fark etmiyor. Bu yeni “izm” değil dört eğilimi; bütün eğilimleri, grupları, fraksiyonları tek bir bayrak altında birleştiriyor.

Sloganı şu: Dünyanın bütün ‘bir yere gelmek’ isteyenleri! Birleşin!

Felsefesi de şöyle: İhale kap, köşeyi dön, malı götür. Bir baş ol; istersen soğan başı!

Tarihsel diyalektiği de şöyle kuruluyor: 20’sinde radikal, 30’unda realist, 40’ında hümanist, 50’sinde hortumcu olunur. Hayatın diyalektik akışı hortumculuğa doğru zorunlu bir süreç takip eder.

Ortak özellikleri de şunlar: Paraya taparlar, kariyeri yüceltirler, konfora bayılırlar. Komünizm, sosyalizm, İslam, liberalizm, Türklük, Kürtlük, Atatürkçülük vs. “bir yere gelmek” için sadece bir araçtır. Önemli olan bir yere gelmek, soğan başı da olsan bir baş olmak, odun da olsan aday olabilmektir. Bir yere gelince, bir baş olunca her şey biter.

Solcuysan “emperyalizm, proletarya, sermaye” vs., sağcıysan “Türk-İslam davası, İ’lay-i Kelimetulah” vs., İslamcıysan “Allah, kitap, peygamber” söylemlerini terk edersin. Yeni pozisyonda artık bunlar gayet “ideolojik” kaçan şeylerdir. Yeni sınıfın argümanlarını benimsersin. “Küreselleşen dünyada…” diye cümleler kurarsın. Dünyaya ayak uydurmaktan, değişmekten, gömlek çıkarmaktan filan bahsedersin. Mücahit/müşahit/müteahhit “zorunlu” süreçlerinden geçerek en sonunda her şeye müsait hale gelirsin. “İdeolojik” konuşmaz, boyuna “hizmet”ten bahseder, sessizce “ihale” götürürsün.

“Yenilenmek” gibi alemin ruhu olan asil bir çabayı, kartalın yaşamını uzatmak için tırnaklarını sökmesi gibi “zorlayıcı bir içkinle” değil; kariyer ve konfor gibi gayet bencil ve aşağılık bir amaç için kullanırsın. Tırnakların hala yerinde durduğu için aslında bu yenilenme filan da değildir…

Kariyeri ve konforu bir tür “nirvana” olarak görürsün. Buna kitlenmiş bir zihin için “satış” gayet kolaydır. Anında tornistan hiç de zor almaz. Fena fi’l-kariyer ve fena fi’l-konfor en büyük manevi hazzın olur. Ona ulaştın mı artık varlık nihayete erer; bütün söylemlerin, ihtirasların, kavgaların sükuna erer. İyice yumuşar, yavşar, mayışır ve alemi seyre dalarsın…

Peki, nice koç yiğidi yavşatan, öleni öldürüp kalan sağları kendine meftun eden bu “aşufte” (kariyerizm/konformizm) ne menem bir şeydir? Gücünü nereden almaktadır? Dahası bunun bir panzehiri olmalı, ama ne?

***

“Kariyer” Latince carrus (yük arabası) sözcüğünden geliyor. İtalyanlar carriara (araba yolu), carro (araba) diyorlar. Fransızca’da ise carriere (güzergah, tutulan yol, meslek) anlamında kullanılıyor. Türkçe’deki kargo da bu kökten… Demek ki kariyer, “bir yere gelebilmek” için yapılan yolculuk oluyor. Kariyerist de bu yolda giden kişi. “Kariyeri yok” dediğinizde “bir yere gelmek için yola çıkmamış” demiş oluyorsunuz. “Kariyer hesapları” da bir yere gelebilmek için dolap çevirmek, ölçüp biçmek demek oluyor…

“Konfor” ise Latince fors (güç, kuvvet) kökünden geliyor. Fransızca’da conforter (teselli, rahatlama, rahatlık) olarak kullanılıyor. Bu durumda conformisme genel kurala uyma eğilimi, se conformare de aynı biçimi alma demek oluyor. Türkçe’de kullandığımız fors, form, format, de-form, re-form kelimeleri de bu kökten… Demek ki konformizm iddialarından vazgeçerek genel forma uyma, girdiği kabın biçimini alma ve bunun için “fors’a” ulaşma ve rahatlama demek oluyor.

Şu halde kariyerizmin ve konformizmin nihai hedefi işte bu “fors’a” ulaşabilmek için yol katetmek, ulaşınca da girdiği kabın (fors/form) biçimini almak ve bu fors/form ile rahatlamak, bolluk, refah ve konfor içinde bir hayat sürmek demektir…

Öyle ki hiçbir şey bunun önüne geçemez. Hiçbir şey bundan daha değerli olamaz. Hayat kariyer ve konfordan ibarettir. Hayatta en hakiki mürşit bir yere gelmek (kariyerizm) ve girdiği kabın biçimini almak (konformizm) şeklinde ifade edilen “yüce değerler”dir. Bu nedenledir ki, bütün o eski “izm”ler buna ulaşabilmek için birer araç olmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

İşte buna yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm diyoruz…

***
Kanımca, bu, değil Müslümanlığın, insanlığın baş belası bir hastalıktır. Yeni bir dünyanın kurulması için ortayı çıkan bütün dinler ve devrimler, acılar ve ızdıraplar içinde doğmalarına rağmen işte bu kariyerizme ve konformizme yenilmişler ve bu devran hep böyle sürüp gitmiştir.

Ben bu zehirin daha çok “dinin afyon yüzünden” gelse de, paradoksal biçimde panzehirinin de yine aynı yerden ve fakat “dinin vicdan yüzünden” geleceğini düşünmekteyim.

Bu nedenle “gerçek hayat kitabına” bu açıdan bakmakta fayda var.

***

Kur’an’da kariyerizm ve konformizme tekabül edebilecek kavramın ne olduğuna baktığımızda bunun “mele’” ve “mütref” olduğunu görüyoruz.

Sözcüklerin dilsel analizine dikkat edin aradaki benzerliğe hayret edeceksiniz.

“Mele’” Arapça’da kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek. Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’, kendini dolu hale getirmek için yola giren, yolda yürüyen, bunun için bir makam ve mevkiye gelmeyi ve orada olmayı amaç edinen demek olur. Yukarıdaki “kariyer” ile aynı manayı çağrıştırır. Bir toplumun kariyer sahipleri, makam ve mevkileri dolduranları, bir yere gelmişleri, önde gelen yönetici takımı (cebini doldurmuşları, doymuşları, şişmişleri) demektir; “Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘Eğer yenersek büyük bir ödül var değil mi’ dediler. Firavun ‘Gayet tabi en iyi mevkilere geleceksiniz’ dedi.” (A’raf; 113-114)…

“Mütref” de Arapça’da “Bolluk içinde olan, şımarmış” demek. Bitkinin taze ve sulu olması, bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), bolluğa kavuşturmak, şımartmak, nazlatmak (itrâf), şımartmak, nazlatmak (tetrîf), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri de bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref bir toplumun kariyerist ve konformist ileri gelen takımı demek oluyor. Bunlar Firavun’un sihirbazları gibi hep “Bize ne var” ona bakarlar. En büyük amaçları “en iyi mevkilere gelmek” tir. Bunun için yapamayacakları şey, atamayacakları takla yoktur. Öyle ki asayı yılana çevirir, olanı başka türlü gösterebilirler. “Bir yere gelmek” için biçimini alamayacakları kap, bürünemeyecekleri renk yoktur; yeter ki fiyatta anlaşılsın. Yani makamlar şahane gerisi bahanedir…

Demek ki kariyerist (mele’) ve konformist (mütref) her toplumda görülen kadim bir tipolojidir. Her tür ideolojik guruptan devşirilmeleri mümkündür. Zamanla “dünyayı değiştirmek” ve “yeni bir dünya kurmak” iddialarından vazgeçen ve “girdiği kabın biçimini alan” her tufeyliyi (başkasından geçineni, paraziti, asalağı) ifade eder.

***

Peki, bunun panzehiri var mıdır?

Vardır.

Şimdilerde dönüp bakanı olmasa da, İslam kültüründen gelenler için söylüyorum, unutulmuş/terkedilmiş (mehcur bırakılmış) bir kavramın bunun panzehiri olduğunu görüyoruz: Zühd!

Şu halde nedir zühd?

“Zühd” Arapça’da yüz çevirmek, önem vermemek demek. Vazgeçirmek (tezhîd), sofu, zahit (zâhid) kelimeleri bu kökten… Neye önem vermemek? Ne olursa olsun bir yere gelme hırsına (kariyerizme), rahatlık ve lüks uğruna girdiği her kabın biçimini alma fırdöndülüğüne (konformizme) önem vermemek, bunlardan yüz çevirmek…

“Sofu” aslında bu demek… Yarım saatte abdest alan, bir saatte namaz kılan, kırk kez hacca giden değil. Dünyadan el etek çeken, sefalet içinde yaşayan hiç değil.

Ali Şeriati’nin “devrimci zahidlik” dediği şeyden bahsediyorum.

Devrimci zahitlik şunu der; “dünyanın başına dünyada gözü olmayanlar geçmelidir!”

Mistik zahitlikten bahsetmiyoruz.

Kur’an’da dünyanın yerilmesi ile ilgili ayetler, dünyayı kötülemek için değil; yeryüzünün/ülkelerin önderleri yapılması istenen ezilenlerin (mustazafların) gözünün ve gönlünün mal mülk hırsına kaymaması içindir. Böylece dünyanın/ülkelerin başına dünyada (malda, mülkte, zenginlikte) gözü olmayanlar geçmiş olacaktır. Aksi halde ciğer kediye teslim edilmiş olacaktır ki bu yeryüzünün/ülkelerin başına gelebilecek en büyük felakettir…

***

“Devrimci zahitlik”, Kur’an’da çok yerde ele alınır ama en çapıcı olanı Hadid suresindekidir.

Bakın nasıl.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik yarışından ibarettir. Yağmuru düşünün… Bitirdiği ot çiftçileri imrendirip heyecanlandırır. Bir de görürsün ki sararıp solmuş sonra da çerçöp olmuş! Ahirette ise ya şiddetli bir azap, ya da bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı gelip geçici bir zevkten başka bir şey değildir… Bu nedenle siz Rabbinizin affına nail olmaya bakın. Allah’a ve Peygamberine iman edenler için hazırlanmış olan yerler ve gökler kadar geniş cennet için yarışın. İşte bu Allah’ın lütfudur ki onu lâyık gördüğüne verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir… Yeryüzünde ve insan hayatında size isabet eden hiç bir şey Bizim irademiz olmadıkça meydana gelmez. Bu Allah’a göre kolaydır; bundan hiç şüpheniz olmasın… Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez… Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’dur.” (Hadid; 57/20-24).

Demek ki bir oyun, eğlence, süs, aramızda böbürlenme (tefahur beynekum), güç ve zenginlik yarışı (tekasür amvalüküm ve evladukum) olan, çer çöpe dönen bahçeye benzeyen, gelip geçici bir zevklenmeden ibaret “dünya malı” elimize geçtiğinde şımarmamalı, geçmediğinde kederlenmemeliyiz. Bilakis “dünyada adalet” istemeli ve buna talip olmalıyız. Hemen sonraki ayetlerde buna geçilir;

“Biz peygamberlerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlıkta adalet daim yaşasın diye kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Bütün bunlar Allah’ın kendisine ve peygamberlerine içtenlikle/gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin içindir. Allah çok güçlüdür, üstündür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid; 57/25).

Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız. Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…

Hemen sonraki ayette de devrimci zahidliğin, miskin zahitliğe (ruhbanlık) dönüşmemesi için dikkat çekeliyor ve uyarılarda bulunuluyor;

“Sonra onların ardından öteki peygamberlerimizi gönderdik. Keza Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat, sevgi ve merhamet meydana getirdik. Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 57/27).

Demek ki zühd ruhbanlık demek değil.

Zühd, ne olursa olsun bir yere gelmeyi (kariyerizm) ve içine girdiği (makam, mevki, mal, mülk) kabının biçimini almayı reddetmek demek. “Eline geçince şımarma, geçmeyince üzülme” denmesinin anlamı bu…

Bunun için Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali birer “devrimci zahid” idiler. Mal ve mülk önlerinde seriliydi, isteseler Karun gibi zenginleşmeleri içten bile değildi. Bilinçli bir ideolojik duruş ve asil bir tavırla bambaşka bir yol tuttular ve ne olursa olsun bir yere gelmeyi ve içine girdikleri kabın biçimini almayı (kariyerizmi ve konformizmi) reddettiler. Bunu anlamayanlar bu dinden hiçbir şey anlayamazlar ve “1400 yıl öncesine mi döneceğiz” der dururlar…

***

Lütfen okuyun;

Ebuzer’in bir sorusu üzerine Hz. Peygamber yukarıdaki Hadid suresindeki ayetler hakkında şöyle demiştir; “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmendir. Zira şöyle buyurulmuştur: “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir.” (Tirmizi, Zühd 29, (2341); İbnu Mâce, Zühd 1, (4100).

Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından son­raya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırak­mıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu’l-Bârî, 5/356, 8/148)

Hz. Âişe Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Ba­bam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyur­madan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu’l-bârî, 9/549.)

el-Hakem b. Hazn’in hadisinde Hz. Âişe’den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, babam geriye ne bir dînâr ve ne de bir dirhem bırakmıştır…” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd)

Misver b. Mahreme’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Hz. Ömer bir mal getirmiş ve onu mescide koymuştu. (Bir gün) çıktı ve malı kontrol etmeye, ona bakmaya başladı. Bu arada gözle­ri doldu ve bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: ‘Ey mü’minlerin emîri! Sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, bu şükür beldelerinden(fethedilen memleketlerden) gelmiştir’ dedi. Hz. Ömer: ‘Bu var ya (bu), Allah’a yemin olsun ki, verildiği her toplumun arasına düşmanlık ve buğz girmiştir’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

Amr b. Habeşî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ali b. Ebû Tâlib’in öldürülmesinden sonra, Hasan b. Ali bize bir hut­be irad etti ve ‘Öncekilerin kendisini ilmen geçtiği, sonrakilerin ise ona yetişemediği emin bir insan sizden ayrılmıştır. Şayet Allah’ın Resulü onu gönderir, kendisine sancağı verirse, gönderdiği yeri fethedinceye kadar geri çekilmeyen bir insandı. O geriye ne altın ve ne de gümüş bıraktı… Ehline hiz­met edecek hiç kimse de yoktu.’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

***

“Canım o zaman öyleydi, imkanlar azdı, fakru zaruret içindeydiler, ama şimdi öyle değil…” diyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Tam tersi; fırsat ellerine geçtiği halde bile isteye böyle yaşadılar. Çünkü eşya ile ilişkileri, varoluşsal duruşları farklıydı. Dünyanın tam içindeydiler evet, hatta üzerine üzerine yürüdüler ama ona bambaşka bir yerden bakıyorlardı. Dahası tam bir mü’min yüreğine ve imanına sahiptiler. Allah’a güvenleri muazzam, ahirete imanları derin, ölümle yüzleşmeleri korkusuzdu. Malla, mülkle kendilerini güvene ve garantiye alma derdine düşecek kadar “düşmüş” değildiler. Şu kapitalist çağın insanları ve hatta Müslümanları olarak onları anlamakta ne kadar da zorlanıyoruz, değil mi?

Demek ki zühd tespih çekmekle, zikir yapmakla, abdestsiz gezmemekle, sarıkla, cüppeyle, türbanla, kandil geceleriyle, gül yağıyla, hacılara su dağıtmakla, Kabe’nin örtüsünü değiştirmekle, kırk kez hacca gitmekle ilgili bir şey değil.

Eşya ile, mal ile kurduğun ontolojik ilişkiyle ilgili….

Eşyaya bağlanan, güveni malda gören özgür olabilir mi, bununla ilgili…

Ne olursa olsun bir yere gelme (kariyerizm) ve geldiği yerde içine girdiği kabın biçimini alma (konformizm) ile ilgili…

Kur’an’ı okuyun hangi sayfada olursa olsun boyuna bizi bundan kurtarmaya çalıştığını görürsünüz.

Müslümanların düştüğü yer burasıdır.

Kalkış da buradan olacaktır.